Elindeki kitabın kapağını kapatıp burnuna yaklaştırdı. Saman kâğıdın kokusunu içine çekti uzun uzun. Bu sırada gözleri karşıdaki koltuğa dikiliydi. Gözlerini ayırmadan elindeki kitabı koltuğun sağ yanına koydu. Eli bir süre kitabın üzerindeydi. Sonra aniden ellerini kaldırıp yüzünü kapadı. Elleriyle kapadığı yüzünün görünen hiçbir noktasından yaş süzülmüyordu. İç çekip ağlamayı bıraktığında kısık hıçkırıkların arasında avuçlarını açtı. Avuçlarının içine baktı. Parmaklarının arasından sular damlıyordu. Yaşlarla dolmuş bir avuçla ne yapacağını bilemedi önce. Şaşkınlıkla sağına soluna baktı. Ne yapacağını bilemedi. Burnunu çekip avucuna bakmaya devam etti. Belki öylece on dakika durmuştu.
bir şey yapması gerektiğini düşününce ellerini yüzüne yaklaştırıp gözyaşlarını kokladı. Gözyaşlarının kokusu olmaz mıydı? Sonra yaşlarını yüzüne sürdü. Gözyaşlarıyla yıkadı yüzünü. Tuz tenini yakıyordu. Yanmayla beraber yüzünün silindiğini hissetti. Gözyaşlarının yüzünü yok ettiğini, artık bir yüzünün olmadığını hissetti. Elleri kucağında, başı eğik bir şekilde ‘yüzüm yok artık’ diye sayıklıyordu. Sesi çıkmıyordu. Dudakları olmayan birinin sesi çıkmaz mıydı? Belki de kulakları olmadığından sesini duymuyordu. Ama kelimelerden hoşnuttu.
Yüzüm yok. Yüzüm artık yok. Yüzüm yok. Yok. Kelimeler güzeldi. Acı çekse bile tekrar etmeye devam etti. Tekrarladı. Tekrarladı. Tekrarladı saatler boyunca.
-yüzüm yok artık
-yüzüm yok
-yüzsüzüm ben!
Kelimeler güzeldi. Acıtsalar bile güzeldi. Kelimeler gerçekti. Kelimeler özgürlüktü. Yüzü olmasa da kelimeleri vardı. Yüzsüzdü. Artık yüzsüzdü. Kelimelere takılmışken niçin acı çektiğini unuttu. Neden acıyordu canı? Neden ağlamıştı? Artık ağlayamayacağını, gözlerinin olmadığını düşündü. Sonra umursamamaya karar verdi. Ağlamak güzel bir şey miydi ki umursasın? Sonra hatırladı. Üzüntüsünün kelimeleri zihninde yankılandı.
Üzgündü çünkü yaptıklarından dolayı utanıyordu.
Utancı geldi aklına. Kalbinin sıkıştığını, canının yeniden acıdığını, nefesinin kesildiğini hissetti. Eğer bir yüzüm olsaydı diye düşündü.
Eğer bir yüzüm olsaydı şimdi utancımdan kızarırdım.
Kelimeler güzeldi. Acı bir olayı hatırlatsalar da kelimeler özgürlüktü. O anda farkında olduğu gerçekler onu rahatlattı. Olanların ironik yanı mutluluk vericiydi. Eğer bir yüzü olsa gülümserdi.
Ama işte yüzü yoktu!
Zaten bu yüzden mutlu olmuştu!
Artık bir yüzü yoktu. Gülemezdi. Kızaramazdı. Utanamazdı. Yüzsüzdü.
Kelimeler güzeldir. Gerçektir, özgürlüktür. Yüzün yoksa utanamazsın. Yüzün yoksa yüzsüzsün. Kelimeler utancı sildi. Kelimeler yüzsüzlüğü gerçek kıldı. Artık o tam anlamıyla bir yüzsüzdü.
Archive for the 'Edebi' Category
YÜZSÜZ
Ay - Yalnızlık - Güneş
Anlamıyorum…
Bir gecenin bu kadar çabuk bitmesini anlamıyorum. Güneşin hemen doğma telaşına ise akıl sır erdiremiyorum. Yani erkenden çıkıyorsun da ne oluyor ey güneş. Ne yani. Çok mu hak ediyoruz senin sıcağını ha? Yani çok mu hak ediyoruz senin ışığını, biz daha birbirimizi aydınlatamamışken.
Ya Ay sen? Neden bu kadar çabuk bıkıyorsun. Ne sıkan seni. Hemen kaybolma telaşın ne? Bilmiyor musun senin farkındalığında, mutlu olan insanları. Bilmiyor musun, sadece sana bakıp, aşkının yüzünü gördüğünü sanan aşıkları? Duymuyor musun adına yazılan milyonlarca şarkıyı? Ne yani.. seni hak etmediğimizi mi düşünüyorsun ey Ay? Keşke yanıldığını görebilsen, bilebilsen. Hadi bizleri geçtim. Görmüyor musun etrafında dans eden romantik yıldızları. Ayağı yerden kayıp, gökyüzünün başka yerinde anca durabilen heyecanlı yıldızları.. Ha?
Biliyorum Ey Ay. Özel olduğunu hissettirme derdinde olduğunu. Gecenin büyüsünü, kıymet bilmeyi, ışığından ışık bulmayı, ve en sonunda bu güzel anların sonunun hemen bitebileceğini, bize ders olarak sunuyorsun. Belki de, anlık mutlulukların, öğretilemeyen ve kıymeti bilinmesi gereken zaman dilimi olduğunu, ders verircesine sen öğütlüyorsun.. ya kime? Bize yüce Ay. Yani bu çaban biz zavallılara. Hak ediyor muyuz?
Kimi zaman tutuyor gibi oluyorum bu öğüdünü. Ama çok zor be Ay. Yani he deyip geçemiyorsun ki. Lay lay lom olmuyor. Korkuyorsun. Korkuyorum anlık anların büyüsüne kapılıp sürüklenmelerden. Çünkü çıkamıyorum. Çıktığım anda da perişan oluyorum.
Kimi zaman sevmekten korkutuyor bu duygu. Aşık olamıyorsun. Ya. Ya doğru değilse? Konuşuyorsun da aslında en başında. Ben böyleyim diye anlatıyorsun kendini. Bak vazgeçeceksen şimdi geç, bana bulaşma diyorsun. Kapıyor seni. Kaptırıyor kendine. Taptırıyor insafsızca. Ya sonra?
Anlamıyorum..
Yalnızlığı bu kadar sevdiğimi.. Anlıyorum aslında…
Kim O ?
Zil çalıyordu. Dışarıda köpekler havlıyordu. Sanki bir telaş vardı gene yeryüzünde. Zil çalmalarını oldum olası pek sevmedim. Beklendik biri de olsa gelen, o zil hep kalbimi hoplattı.
Hoplatıyor…
Balkona çıktım. Yağmur atıştırıyordu. Yoksa dedim o korkakta yağmurdan saklananlardan mı? Biraz geç bir saati. Alt komşunun oğlu uyanmasın diye sessizce “-Kim o?” dedim.
Hiçbir hareket yoktu.
Ses tonumu biraz daha arttırdım bu sefer.
-kim oooo?
Biraz hışırtılar duydum. Biraz öne doğru sürdü kendisini.
Bembeyazdı. Beyazın tanımıyım ben dercesine..
Yüzünü görmediğim bu her ne ise, yüzümü gülümsetmişti. Çok da fazla yüzünü görmek istemiyordum. Yüzlerini gördüklerimiz oldu da ne oldu, neyse…
Başını yukarı kaldırmak istemiyor gibiydi. Sadece ben varım ve “O”yum der gibiydi.
Kim o’nun cevabı koskoca bir “ben O’yum” muydu?
Yağmur hızlanıyordu gene. Sanki gözüne girecek birkaç yağmur damlasının yakmasından korkuyor gibiydi. Ama o acıtmazdı, bilmiyordu ki. Israr da etmedim. Yüzünü görme merakında değildim nedense. Neden merak edeyim ki? Kapkaranlık gece de bembeyaz parlayan bir “şey”di o. O oydu.
Isındığımı hissediyordum o an.
Soğuk ve çok ıslak bir yağmur yağıyordu. Normal bir yağmur değildi bu. Önceden gördüğümüz yağmurları unutturan türdendi. Islatmak ile görevli yağmur bu idi. Ama işini çok iyi yapıyordu. Bembeyaz “o şey” içeri doğru kaçıyordu. Yağmur hakkında ilk defa kötü konuştum.
Tam içim ısınıyordu. Ruhum nefes alıyordu…
Bir nefes bıraktı bende. Aşağıdan yukarıya rüzgar ile, ruhuma usul usul giren bir nefesti bu.
O gitti.
Yüzümde tebessüm kaldı.
Ama mutluydum o an.
Çünkü içime giren o nefesin üstünde sana aşığım yazıyordu.
Ya şimdi?
——————————–
Zil gerçek anlamda çalar rüya biter. Yatakta sağa sola dönülür. Bir şeyler düşünülür.
Ama yüzümde enfes bir gülüş vardır. Kendimi görürüm iyi hissettiğim anlarda. Bu da öyle bir şeydi. Gene teşekkür ettim rüyaları şereflendiren meleğe.
(sitenin sahibine selam ederim
)
ÜNZİLE
Kadın tek başına evinde… Tek başına balkonunda… Tek başına şehirde… Tek başına hayatta… Kadın yalnız kalmış sofrada. Kadın yalnız kalmış şişede. Kadın yalnız kalmış rakı bardağında. Derin bir nefes daha, zehirli ve acılı. Bir sigara daha… Düşünmekte…
Yalnız kadın, yalnızlıktan nem tutmuş vücuduna kendi sarılır. Balkonundan şehre, hayata bakar. Kentin o ışıklı, yabancıl yanını görmektedir. Kendini görmektedir, boş sokaklarda, ışığı yanan pencereleri kapalı evlerde, balkonlardaki insanlarda. Şehirdeki tüm kadınların acılarını, hüzünlerini bu gece tek başına üstlenmiştir, Ünzile. Acılarına, yalnızlığına, yaşayamadığı, yaşatmadıklarını düşündüğü kadınlığına hınçlanıp, erkeklere küfreder. Suçlu bulmanın rahatlatıcı huzuruyla bir dikişte içer rakısını. Bu zamana kadar gördüğü, ağlayan erkekleri getirir gözünün önüne. Nefret ettiklerini, sevdiği adamları, babasını düşünür. Babası içini acıtır. Dayanamaz onun ağlamasına. Oysa zamanında ne çok canını yakmak istemişti babasının. Ne çok ağlatmak istemişti. Babasına inat evlenmişti Rıfat’la. Babasına inat başka şehre yerleşmişti. Babasına inat giyerdi o mini etekleri. Babasına inat koyu rujlar sürerdi. Babasına inat çocuğuna Rıfat’ın babasının ismini vermişti.
Aslına bakarsanız Ünzile’nin ne çok inadı vardı. Babasına, annesine, kocasına, hayata, geleneklere, tabulara… İnat onun adı, kendisi, kadınlığıydı. Başka türlü baş edemeyeceğini düşünerek hayatla, inatla direnmişti hayata Ünzile. Belki adına yazılmış o şarkının verdiği hüzün yüzünden. Orta yaşlarda, eğitimli, kendi ayakları üzerine duran modern dedikleri o kadınlardan olsa da Ünzile, parayla satılan, çocuk yaşta anne olan Ünzile’lere duyduğu sahiplenme hissinden direniyordu belki de hayata. Önceden sezinlemiş gibi Ünzile’lere yazılan o sözleri.
Ünzile içkinin de etkisiyle geçen gece olanlardan utanıyordu. Eski okul arkadaşlarıyla çıktığı o yemekte, Sezen Aksu’nun ‘Ünzile’ şarkısını ilk duyduğu anda hüngür hüngür ağlamasından utanıyordu. Oysa ki şarkıdaki Ünzile’nin hayatıyla, bu modern kadının, bu şehir kadının hayatlarının hiçbir benzerliği yoktu. Ama Ünzile ağladı işte. Sanki kendisi için söylenmiş gibi tüm sözler. Sadece bir isim benzerliği olmasına rağmen, Ünzile kendi hayatı gibi benimsedi şarkının anlattıklarını. Şimdi balkonunda yalnız başına içen bu şehir kadını, kendi hikâyesiymiş gibi şarkıyı defalarca dinleyip hüzünlendi. Ünzile’lerin, tüm kadınların acısını sırtlanarak!
Az çok okumuş her şehir kadını gibi, o da karşı geliyordu törelere, satılan çocuklara, zorla evlendirilmelere. Ama Ünzile’nin karşı gelişi farklıydı. Onun ruhu inatlaşmayla, direnmeyle var olduğundan, ruhunda hissediyordu Ünzile’lerin acısını. Kendini onlardan sayıyor. Onlar için, aslında kendi için ağlıyordu. Utanmasına rağmen ağlamasını durduramadığı o geceden beri şarkı, Ünzile’nin hayatının metaforu olmuştu. Öyle benimsemişti ki, asla mutlu olamayacağını, şarkının onun kaderini çizdiğini düşünüyordu. Belki yıllarca yalnız kalmasından, belki hep direndiğinden, hep direnmenin verdiği yorgunluktan, belki de kadınların hep ezildiğini düşündüğünden… Kim bilir belki de erken yaşta dul kalmanın baskısından…
Ne çok inadı vardı, Ünzile’nin. Belki de bu inadından yalnız kalmıştı. Kocasını sevmemesine rağmen evlenmişti. Sevmediği adamı mutlu edememişti. Mutlu olamadığından mıdır nedir, erken göçmüştü Rıfat. Ünzile’yi daha mutsuz daha yalnız bırakarak. Ünzile yalnızlıkla bile inatlaşıyordu. İnadına evlenmiyordu. İş hayatında yaşadığı tacizlere karşı gelmişti. Sadece kendine değil, başka kadınlara yapılan haksızlıklara da karşı gelmişti. Karşı gelişinden dolayı defalarca kovulmuştu. İnadına devam ediyordu susmamaya. Etrafındaki herkes onu sürekli kavga eden, hır çıkaran inatçı bir kadın olarak görüyordu. Bu yüzden ona yakınlaşmaktan çekinirlerdi, onun kızacağı bir şey yapmaktan ölesiye korkarlardı. Bu yüzden onu sevemezlerdi. Bu yüzden ona sahte bir saygı duyarlardı. Bu yüzden kimse onun içini göremezdi, bilemezdi.
Oysa Ünzile bu şehirde sevilmeye en çok ihtiyacı olan kadındı. Birinin onu yalnızlığından çıkarması gerekiyordu. Evet, inatlaşacaktı Ünzile. Yalnızlığına sarılacaktı. Ama karşıdaki de inatlaşmalıydı. Bir inatçı bir inatçıya inanabilirdi ancak. Ama Ünzile için inatlaşan biri hiç olmadı. Güzel bir kadın olmasına rağmen, bu yüzden yalnız kaldı. Kişiliğinin insanlarda bıraktığı çirkin ize inat çok güzel bir kadındı Ünzile. İnadından sevdiği adama kavuşamamış, inadından sevmediği adamla evlenmiş, sevilmeye olan ihtiyacını inadından yok saymış Ünzile, kadehleri ardı ardına devirmesine rağmen sarhoşlukla inatlaşıyordu. Erken saatte kalkıp işe gidecek biri için geç olmuştu saat. Zamanla da, bastıran uykuyla da inatlaşmak… Ve sonunda inadını kıracak olan yağmur… Ünzile’yi değiştirecek olan yağmur…
Ona inat yağmur bütün hızıyla yağıyordu. Ünzile sırılsıklam, sarhoş, yalnız, mutsuz bir şekilde bağıra bağıra şarkıyı söylüyordu. Tesadüf ya bu, şarkıda bile geçiyor yağmur.
— Yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor, dayaktan uslanalı, hiçbir şey sormuyor.
Uslanmayan şehirli Ünzile bağıra bağıra şarkıyı söylediği o geceden sonra hiç aynı olmadı. Yine inatlaştı ama kendiyle değil. Yine yalnızdı ama kendisiyle dolduruyordu yalnızlığını. Yine balkonunda içmeye devam etti ama sarhoşlukla inatlaşmadan. Yine hüzünlendi ama hiç o gece kadar değil.
Günün birinde sevmeye, sevilmeye karar verdi Ünzile. İşte şimdilerde beklemekte… Sevilmeyi, sevmeyi… Şimdilerde o yüzden tekrar tekrar çalıyor ‘Ünzile’ parçası. Ünzile artık yalnız kalmak istemiyor. Ünzile artık tüm kadınlara değil, kendi kadınlığına sahip çıkmak istiyor.
REHBERDEN SİLİNENLER
Odaya kahverengi hâkimdi. Odaya solmuş bir sonbahar hâkimdi. Eylüle az vardı. Beni kahverengi bir odaya koydular. Önümde bir telefon rehberi… Kafamdan adlar yaratıp, numaralar ekliyordum sonuna. Küçücük zihnimin, büyücek hayal gücümün isimleri ve aranılacak telefonları… Bir kahverengi can sıkıntısı içinde dostlar ediniyordum kendimce. Tatilin sonu, yazın sonu, bir kadının sonuydu. Hepsinden uzak tutmak istedi beni büyüklerim, büyük düşünüşleriyle. Küçük bir kıza ölümün fazla geleceğini anladılar da, sıkıntının orta yerine her şeyden habersiz ve düşlerle bıraktılar. Başıma da bir komşu teyze koydular, göz kulak olsun diye. Pek hatırlamıyorum ya, teyzenin göz kulak olacak hali yoktu. Gün boyunca camdan dışarıya bakmıştı. Belli ki o kadının ölümünden etkilenmişti. Sıra bende diyordu belki de.
O kadın ise, babamın halasıydı. Birden bire çıkan bir hastalık ve son! Telefon rehberinden bir isim silinmişti. Bense yeni isimler ekliyordum. Gidenlerin farkında değildim. Geceye varıyordu sıkıcı oda. Komşu teyze telefonun fişini çıkartıp, bana vermişti. Hayali insanların hayali numaralarını arayıp eğleniyordum. Derken geceye geldi amcam. Yaka paça dağılmış. Kırmızı ve asık bir suratla komşu teyzeme gidebileceğini söyledi. Amcamın halini gören teyze kalayım isterseniz dedi. Yanıt gelmeyince, uyuyup kalırsınız belki, çocuk yalnız kalmasın diye ekledi. Amcam, yorduk sizi yeterince, uyumam ben dedi ve teyzeyi gönderdi. Hatırlıyorum da, teyze kapıdan çıkarken homurdanıyordu.
—Ölüye terbiyesizlik yahu bunun yaptığı. Halanın kemikleri sızlıyordur yattığı yerde!
İşte o zaman anladım beni neden kahverengiye boğduklarını, neden yalnız bıraktıklarını. Aklıma dedem gelmişti. Dedemin ölüme gözlerini ilk açışını ben görmüştüm.
“Babam küllük istemişti. Mutfaktan almaya gittim, banyonun önünden geçerken durdum. Önce anlamadım dedem neden yerde yatıyordu? Neden tavana bakıyordu? Fısıltıyla ona her zaman seslendiğim gibi seslendim.
—Hey fötrlü dedecim! Kumaş kesip biçelim mi?
Ses yoktu. Yanına gittim kucağında duran eline dokundum. Eli düşüverdi yere. Küllüğü düşürüverdim yere. Babamın beni hemen kucağına alıp oturma odasına götürdüğünü hatırlıyorum. Kahverengi sıkıcılığındaki odaya bırakıp koşmuştu banyoya.”
Halamın ölümünü görmemiştim. Hatta ölümünden bile haberim yoktu. Ölümle ilk karşılaşmamdaki tepkim aileyi tedirgin etmiş olmalıydı ki sakladılar benden. Amcam geldi ben o kahverengi sıkıcılıkta halamın ölümünü duyduğum anda. Gülümsedi, sarıldı. Anason kokuyordu. Çocuk gözlerimden hüznü okumuş olmalı ki gözleri doldu. Sonra konuyu değiştirmek istedi. Gün boyunca ne yaptığımı sordu. Telefon rehberini gösterdim bir de gazete de gördüğüm yunus parkını. Seni götüreyim mi dedi, yanaklarımdan öperek. Rakılı öpücüklere bulandı yüzüm. Dedemin öpmesi gibiydi öpüşü. Rakılı, kokulu öpücükler… Sonra bana söz verdi. Seni o yunus parkına götüreceğim hafta sonu. O gece heyecandan uyuyamamıştım. O gece amcam acıdan uyuyamamıştı.
Aradan onca yıl geçti. Aradan bir ölüm daha geçti. Ben hala yunus parkına gidemedim. Ben hala o gece ki heyecanımı içimde tutuyorum. Amcam sözünü tutacak diye…
“Yaz tatiliydi, babama İstanbul’a gitmek istediğimi söylemiştim. Bir akşam annem mutfağa çağırdı beni. Sigarasını yakıp karşısına oturttu.
_İstanbul’a gitmeden önce bil istedim, geçen ay aslında biz tarla davası için gitmemiştik kızım. Sınavların olduğu için söylemek istemedik ama… Amcan hastaydı, biliyorsun!
-…
Hiç bir şey demeden odama gidip yazmaya başladım. Onca satırdan bir tek şunu hatırlıyorum: hani bana söz vermiştin! Yapacağımız çok şey vardı. Rakılı öpücükleri vardı yanaklarıma konduracağı. Anasonlu tutulmayacak sözleri vardı. Acaba o da bir banyoda mı öldü?
Bu gece bir yalnızlık masasında sıkıcı bir kahverengilikte anasonlu geçmişi yâd ettim. Dedem anason kokardı ve rakıdan öldü. Amcamın rakılı öpücükleri vardı ve rakıdan öldü. Meğer kalp dayanmazmış bu güzel illete! Sızım sızım içini kanatırmış. Şimdi ben, geçmişi yâd ederken rakı içmesem olmazdı. Anlayacağınız anasonlu bir gece daha! Öpücüksüz, sözsüz…
Sözlerimi de öpücüklerimi de göğe savurdum. Anasonlu ölümlere kadehim! Daha kesilip biçilecek kumaşlarım var. Daha telefon rehberine eklenecek isimlerim var. Daha yunusları görmedim. Daha çok anasonlu sözler vereceğim ve tutmayacağım. Şerefe! Rehberden silinenlere!
alice harikalar diyarında..
Dışarı çıktığımda havanın bu kadar güzel olmasına sinirlenmiştim. Sınav zamanı, insanın havanın etkilerine kapılmaması gerekiyor. Kemik çerçeveli gözlüklerimi takıp, suratım asık bir şekilde ilerliyordum. Aklımda sınavına gireceğim dersin konuları… Otobüse binebilmek için durağa kadar yürüdüm. Mp3çalardan hot hot heat-middle of nowhere dinliyordum. Tam önümden küçük bir kız geçti. Bir an duraksadım.
Küçük kırmızı elbisesi dizlerinin üzerindeydi. Elbisesi kurdeleyle bezeliydi. Kırmızı elbisesinin altına kırmızı converseler giymişti. Beyaz muzlu çoraplarında kırmızı kalpler vardı. Saçlarını salmış, kırmızı bir taç takmıştı. Olsa olsa altı yaşındaydı. Gülümseyerek ilerliyordu. Ellerinin arasında dünyanın en önemli şeyini taşır gibiydi. Küçük elleriyle sımsıkı sardığı şeyi bir süre göremedim. Önüme geldiğinde ister istemez durup baktım. Ellerinin arasındaki, o dünyanın en önemli her şeyden korumak istermişçesine sımsıkı sardığı şeyi gördüm. Yavru bir tavşandı. Minik kırmızı gözleri ve bulunduğu avuçların sıcaklığında huzurdan rahatlamış küçük bedeniyle öylece duruyordu. Korkmadığı, o ellerden kurtulmak istemediği belliydi.
Bir an için kendimi Alice harikalar diyarında hissettim. Küçük kız, tavşan yavrusu, güneşli hava… Şimdi bunda bu kadar şaşırılacak ne var diyorsunuz biliyorum. Tüm o griliğin, beton yapıların ve simsiyah giyinmiş ruhu da kararmış bir benin yanına bu sahneyi getirin. Oldukça bir araya gelemeyecek sahneler dimi! Kızın gözlerinde gördüğüm mutluluk ise, ne zamandır tatmadığım bir mutluluk. Sevgi ve sahiplenmeyle tüm dünyaya karşı gelmenin gururu ve birde sevdiği şeyle olmanın mutluluğu! Kıskanmamak elde değil.
Gülümsedim ve ilerledim. Ama o andan sonra günüm olabileceğinden daha farklı geçti. Sınav öncesi Hitlerden, işkencelerden, sosyalizasyondan bahseden arkadaş grubuma katıldım. Suratımda bir gülümsemeyle dinliyordum. Tamam, kabul ediyorum. Dinlemiyordum. Sınavmış, dersmiş, Hitlermiş umurumda değildi. Yorgun ve ders çalışmaktan zombileşmiş arkadaşlarım güzel ve enerjik göründüğümü söylediler. Solgun yüzlerine bakınca bende anladım. Hayat enerjimizi yok eden tüm şartlara rağmen o küçük kız bana mutluluk vermişti. Yüzüme yansımış olmalı.
Kötü geçen sınavım bile bunu değiştiremedi. Sabahtan beri o küçük kızı ve çocukluğumu düşünüyorum. Üzerimde bir polyanna etkisi ve hala aynı şarkıyı dinliyorum.
İSPANYOLAN
Bir sokak arası, adımlarınız yokuşu zorlarken virane kondular arasından geçip gidersiniz. Bu sokak arası, apış arası kokar. Bu sokak ter kokar. Bu sokak seks kokar. Sokağın adı ki, oranın müptelalarınca konmuştur. Yokuş orospuları sokağı…
Read more…
SOKAK KRALİÇESİ
Hafiften siyah bir elbise geçirmiştim üstüme. Davete gidiyorum diye kasan tiplerden değilim. Ne işi vardı elbisenin ne boncuğu süsü… Öylecikten bir elbise işte! Hep topladığım saçlarımı salıvermiştim. Dalga dalga indiler omuzlarıma. Bir süsüm, saçımın dalgası işte. Dalga geçen bir hali vardı saçlarımın benle ya, neyse. Read more…
Merhaba!
Jazz severler, sevdirilenler, merhabalar : ) Sitemiz açıldı, takip etmeye devam edin.)
-
Arşivler
-
Kategoriler
-
recent posts
Kategoriler
-
Son Yazılar
- YÜZSÜZ
- Bir varmış bir yokmuş… tatlı rüyalar!
- Ay - Yalnızlık - Güneş
- Billie Holiday Nam-ı diğer LADY DAY…
- Kim O ?
- ÜNZİLE
- REHBERDEN SİLİNENLER
- Gerry Mulligan’la güzel akşamüstleri dilerim
- Curse of the Golden Flower
- alice harikalar diyarında..
- Güneşi Gördüm
- Lorenzo’s Oil
- “KÖTÜ AHLAK”I: MARQUİS DE SADE
- İSPANYOLAN
- SOKAK KRALİÇESİ
-
Son Yorumlar
- Jazzlem Kimdir ¿ yazısı için s tarafından yapılan yorum
- Jazzlem Kimdir ¿ yazısı için rite tarafından yapılan yorum
- Kim O ? yazısı için omur tarafından yapılan yorum
- Kim O ? yazısı için Özlem tarafından yapılan yorum
- Curse of the Golden Flower yazısı için Özlem tarafından yapılan yorum
Bağlantılar
- site güncellenme, düzenlenme ve tamamlanma aşamasındadır, yanlış/eksik şeyler görüp tribal enfeksiyon kapmayınız.
-
Yönetim