Jazzlem :)

ne zaman içime baksam, yükseklik korkum depreşir..

YÜZSÜZ

Elindeki kitabın kapağını kapatıp burnuna yaklaştırdı. Saman kâğıdın kokusunu içine çekti uzun uzun. Bu sırada gözleri karşıdaki koltuğa dikiliydi. Gözlerini ayırmadan elindeki kitabı koltuğun sağ yanına koydu. Eli bir süre kitabın üzerindeydi. Sonra aniden ellerini kaldırıp yüzünü kapadı. Elleriyle kapadığı yüzünün görünen hiçbir noktasından yaş süzülmüyordu. İç çekip ağlamayı bıraktığında kısık hıçkırıkların arasında avuçlarını açtı. Avuçlarının içine baktı. Parmaklarının arasından sular damlıyordu. Yaşlarla dolmuş bir avuçla ne yapacağını bilemedi önce. Şaşkınlıkla sağına soluna baktı. Ne yapacağını bilemedi. Burnunu çekip avucuna bakmaya devam etti. Belki öylece on dakika durmuştu.
bir şey yapması gerektiğini düşününce ellerini yüzüne yaklaştırıp gözyaşlarını kokladı. Gözyaşlarının kokusu olmaz mıydı? Sonra yaşlarını yüzüne sürdü. Gözyaşlarıyla yıkadı yüzünü. Tuz tenini yakıyordu. Yanmayla beraber yüzünün silindiğini hissetti. Gözyaşlarının yüzünü yok ettiğini, artık bir yüzünün olmadığını hissetti. Elleri kucağında, başı eğik bir şekilde ‘yüzüm yok artık’ diye sayıklıyordu. Sesi çıkmıyordu. Dudakları olmayan birinin sesi çıkmaz mıydı? Belki de kulakları olmadığından sesini duymuyordu. Ama kelimelerden hoşnuttu.
Yüzüm yok. Yüzüm artık yok. Yüzüm yok. Yok. Kelimeler güzeldi. Acı çekse bile tekrar etmeye devam etti. Tekrarladı. Tekrarladı. Tekrarladı saatler boyunca.
-yüzüm yok artık
-yüzüm yok
-yüzsüzüm ben!
Kelimeler güzeldi. Acıtsalar bile güzeldi. Kelimeler gerçekti. Kelimeler özgürlüktü. Yüzü olmasa da kelimeleri vardı. Yüzsüzdü. Artık yüzsüzdü. Kelimelere takılmışken niçin acı çektiğini unuttu. Neden acıyordu canı? Neden ağlamıştı? Artık ağlayamayacağını, gözlerinin olmadığını düşündü. Sonra umursamamaya karar verdi. Ağlamak güzel bir şey miydi ki umursasın? Sonra hatırladı. Üzüntüsünün kelimeleri zihninde yankılandı.
Üzgündü çünkü yaptıklarından dolayı utanıyordu.
Utancı geldi aklına. Kalbinin sıkıştığını, canının yeniden acıdığını, nefesinin kesildiğini hissetti. Eğer bir yüzüm olsaydı diye düşündü.
Eğer bir yüzüm olsaydı şimdi utancımdan kızarırdım.
Kelimeler güzeldi. Acı bir olayı hatırlatsalar da kelimeler özgürlüktü. O anda farkında olduğu gerçekler onu rahatlattı. Olanların ironik yanı mutluluk vericiydi. Eğer bir yüzü olsa gülümserdi.
Ama işte yüzü yoktu!
Zaten bu yüzden mutlu olmuştu!
Artık bir yüzü yoktu. Gülemezdi. Kızaramazdı. Utanamazdı. Yüzsüzdü.
Kelimeler güzeldir. Gerçektir, özgürlüktür. Yüzün yoksa utanamazsın. Yüzün yoksa yüzsüzsün. Kelimeler utancı sildi. Kelimeler yüzsüzlüğü gerçek kıldı. Artık o tam anlamıyla bir yüzsüzdü.

posted by Özlem in Öykü and have No Comments

Bir varmış bir yokmuş… tatlı rüyalar!

Tüm gece eski günleri andık, güldük, hüzünlendik. Belki de o yüzden Cihan’ın aklına o komik fikir geldi. Uykum vardı ve bütün gece Ezgi’yle uğraştığımız kolaj çalışması yüzünden yorgun hissediyordum. Etraftaki tüm kâğıt parçalarını topladıktan sonra yatağa uzandım. Cihan hadi kitap okuyalım dedi. Bu fikre sevinmiştim ama benim düşündüğüm gibi olmadı. Zannettim ki herkes kitabını alır bir kenara geçer ve biraz başımı dinlerim.
Belki de eskileri anmak çocukluk özlemlerimizi geri getirmişti. Cihan kitap okuyalım derken, masalları kastediyormuş aslında. Masal mı? Bu yaşta mı? Ezgi’yle pijamalarımızı giydik. Uyumak istiyorduk ama Cihan masal konusunda ısrarlıydı. Komik adam şu Cihan! Ona ‘fantezi man’ dememizin haklı yanları var galiba. Biz uzandık bir yandan gülüyoruz. Cihan eline laptop’u alıp karşıdaki sandalyeye oturdu. Hangi masalı okuyayım diye sordu. Ciddiydi. Bu komik fikri ne kadar sürdürebileceğini merak ediyordum. ‘Hansel ve Gratel’ diye cevap verdim. İnternetten masalı bulup okumaya başladı. Ezgiyle kendimizi tutamayıp gülüyorduk.
Çocukluğumda bana hiç masal okumadılar. Amerikan aile filmlerinde olduğu gibi, iyi geceler öpücüğü de almadım. Komikti. Ama çocukken biri bana masal okusa ne kadar mutlu olabileceğimi düşündüm. Siz uzanıp tatlı yorgunlukta yorganı üzerinize çekip, gözlerinizi yumup dinlerken, ılık sesli bir annenin uzak masal diyarlarını size anlattığını bir düşünün. Gerçekten güzel olmalı. Bizim durumumuzda komik olan okuyan bir arkadaşımızdı ve sesi hiçte ılık tatlı bir tona sahip değildi. Ne yalan söyleyeyim. Sesini kısarak ve tonlayarak çaba sarf ediyordu. Sonra Niyazi geldi. O da koltuğa oturup dinlemeye başladı.
Artık gülmüyorduk, dinliyorduk. Cihan’ın aklına bu fikir nereden geldi bilmiyorum ama hayli eğlenceliydi. Yorgunluğu ve tüm stresinizi atıyorsunuz. Çocuk masallarının masum dünyasını dinlerken, çocukluğunuzu geri dönüyorsunuz. Bir ara uyandım. Uyumuş olduğuma şaşırdım. Masal dinlerken uyumuştum. Cihan laptopu kapatıp gitti. İyi geceler diyip tekrar uykuya daldım. Uyumakta zorlanan, uyuyabilmek için bir saat uğraşan, yatakta dönüp duran biri olarak bu beni çok şaşırttı. Masal diyarından rüyalara geçiş yapmıştım.
Hansel ile Gratel geri dönebilmek için ekmek kırıklarını yola serptiler. İyi geceler!

posted by Özlem in Günlük and have No Comments

Ay - Yalnızlık - Güneş

Anlamıyorum…

Bir gecenin bu kadar çabuk bitmesini anlamıyorum. Güneşin hemen doğma telaşına ise akıl sır erdiremiyorum. Yani erkenden çıkıyorsun da ne oluyor ey güneş. Ne yani. Çok mu hak ediyoruz senin sıcağını ha? Yani çok mu hak ediyoruz senin ışığını, biz daha birbirimizi aydınlatamamışken.

Ya Ay sen? Neden bu kadar çabuk bıkıyorsun. Ne sıkan seni. Hemen kaybolma telaşın ne? Bilmiyor musun senin farkındalığında, mutlu olan insanları. Bilmiyor musun, sadece sana bakıp, aşkının yüzünü gördüğünü sanan aşıkları? Duymuyor musun adına yazılan milyonlarca şarkıyı? Ne yani.. seni hak etmediğimizi mi düşünüyorsun ey Ay? Keşke yanıldığını görebilsen, bilebilsen. Hadi bizleri geçtim. Görmüyor musun etrafında dans eden romantik yıldızları. Ayağı yerden kayıp, gökyüzünün başka yerinde anca durabilen heyecanlı yıldızları.. Ha?

Biliyorum Ey Ay. Özel olduğunu hissettirme derdinde olduğunu. Gecenin büyüsünü, kıymet bilmeyi, ışığından ışık bulmayı, ve en sonunda bu güzel anların sonunun hemen bitebileceğini, bize ders olarak sunuyorsun. Belki de, anlık mutlulukların, öğretilemeyen ve kıymeti bilinmesi gereken zaman dilimi olduğunu, ders verircesine sen öğütlüyorsun.. ya kime? Bize yüce Ay. Yani bu çaban biz zavallılara. Hak ediyor muyuz?

Kimi zaman tutuyor gibi oluyorum bu öğüdünü. Ama çok zor be Ay. Yani he deyip geçemiyorsun ki. Lay lay lom olmuyor. Korkuyorsun. Korkuyorum anlık anların büyüsüne kapılıp sürüklenmelerden. Çünkü çıkamıyorum. Çıktığım anda da perişan oluyorum.

Kimi zaman sevmekten korkutuyor bu duygu. Aşık olamıyorsun. Ya. Ya doğru değilse? Konuşuyorsun da aslında en başında. Ben böyleyim diye anlatıyorsun kendini. Bak vazgeçeceksen şimdi geç, bana bulaşma diyorsun. Kapıyor seni. Kaptırıyor kendine. Taptırıyor insafsızca. Ya sonra?

Anlamıyorum..

Yalnızlığı bu kadar sevdiğimi.. Anlıyorum aslında…

posted by omur in Deneme and have No Comments

Billie Holiday Nam-ı diğer LADY DAY…

Büyük blues şarkıcısı Bessie Smith,Louis Armstrong ve Mahalia Jackson dinleyerek büyüdügü cılgın 20li yıllarda,Billie yorumuyla caz müziğin gelecek vadeden genç solistlerindendi.Caz müzikte günümüze dek uzanacak olan fresk Billie’nin yorumuyla başladı.
Billie Holiday başlattığı bu şaheser freskin daima baş kişisi kaldı.
İlk ciddi çalıştığı yer olan Patagonia’da yapımcı John Hammond bir akşam onu dinledi ve derhal plak yapmasını sağladı.Fakat bu plak pek başarılı olamadı.Ardından dönemin en güçlü yapımcılarından Joe Glaser dinledi ve yıllarca sürecek işbirliği başladı.
Harlem’deki birçok belli başlı kulüpte ve kısa bir süre sonrada Apollo’da sahneye çıktı.Birkaç filmde göründü,hatta Rhapsody in Black’ta Duke Ellington Orkestrası önünde söyledi.
Kendine özgü stiliyle pek çok saksafoncuyu,bebop müzisyenlerini,kısaca cazın gelişimini etkileyen Lester Young en çok Billie Holiday’i etkilemiştir.Müzikal düzeyde kalan birlikteliklerinde halen referans niteliği taşıyan birçok kayıt yaptılar.Billie Lester’in benzersiz cümlelerini tamamlıyordu.
Billie Holiday çeyrek yüzyılı aşan müzik yaşamında elbette Lester Young’dan başka müzisyenlerle de çalıştı.Bu toplulukların ve müzisyenlerin başında ünlü piyanist Teddy Wilson ve Orkestrası gelir.Billie Holiday 1937den başlayarak kendi orkestralarını kurmaya başladı.
Uyuşturucu pek çok büyük müzisyen gibi onun da yaşamını gittikçe içinden çıkılmaz,ölümcül bir labirent haline getirdi.Şarkıcılığı Charlie Parker’dan Miles Davis’e,Frank Sinatra’dan Bill Evans’a bütün romantiklerin kanına işledi.1956’da ‘kendi ağzından yaşam öyküsü’yayınlandı:’Lady sings the blues’…
Billie Holiday üç yıl kadar sonra 17temmuz1959’da öldü.
(yazı alıntıdır)

billie holiday-Why Was I Born
yours and mine-billie holiday
billie holiday- He´s funny that way

posted by Özlem in Jazz and have No Comments

Kim O ?

Zil çalıyordu. Dışarıda köpekler havlıyordu. Sanki bir telaş vardı gene yeryüzünde. Zil çalmalarını oldum olası pek sevmedim. Beklendik biri de olsa gelen, o zil hep kalbimi hoplattı.
Hoplatıyor…

Balkona çıktım. Yağmur atıştırıyordu. Yoksa dedim o korkakta yağmurdan saklananlardan mı? Biraz geç bir saati. Alt komşunun oğlu uyanmasın diye sessizce “-Kim o?” dedim.
Hiçbir hareket yoktu.
Ses tonumu biraz daha arttırdım bu sefer.
-kim oooo?

Biraz hışırtılar duydum. Biraz öne doğru sürdü kendisini.
Bembeyazdı. Beyazın tanımıyım ben dercesine..
Yüzünü görmediğim bu her ne ise, yüzümü gülümsetmişti. Çok da fazla yüzünü görmek istemiyordum. Yüzlerini gördüklerimiz oldu da ne oldu, neyse…

Başını yukarı kaldırmak istemiyor gibiydi. Sadece ben varım ve “O”yum der gibiydi.
Kim o’nun cevabı koskoca bir “ben O’yum” muydu?

Yağmur hızlanıyordu gene. Sanki gözüne girecek birkaç yağmur damlasının yakmasından korkuyor gibiydi. Ama o acıtmazdı, bilmiyordu ki. Israr da etmedim. Yüzünü görme merakında değildim nedense. Neden merak edeyim ki? Kapkaranlık gece de bembeyaz parlayan bir “şey”di o. O oydu.

Isındığımı hissediyordum o an.

Soğuk ve çok ıslak bir yağmur yağıyordu. Normal bir yağmur değildi bu. Önceden gördüğümüz yağmurları unutturan türdendi. Islatmak ile görevli yağmur bu idi. Ama işini çok iyi yapıyordu. Bembeyaz “o şey” içeri doğru kaçıyordu. Yağmur hakkında ilk defa kötü konuştum.

Tam içim ısınıyordu. Ruhum nefes alıyordu…

Bir nefes bıraktı bende. Aşağıdan yukarıya rüzgar ile, ruhuma usul usul giren bir nefesti bu.
O gitti.
Yüzümde tebessüm kaldı.
Ama mutluydum o an.
Çünkü içime giren o nefesin üstünde sana aşığım yazıyordu.
Ya şimdi?
——————————–
Zil gerçek anlamda çalar rüya biter. Yatakta sağa sola dönülür. Bir şeyler düşünülür.
Ama yüzümde enfes bir gülüş vardır. Kendimi görürüm iyi hissettiğim anlarda. Bu da öyle bir şeydi. Gene teşekkür ettim rüyaları şereflendiren meleğe.

(sitenin sahibine selam ederim :) )

posted by omur in Öykü and have Comments (2)

ÜNZİLE

Kadın tek başına evinde… Tek başına balkonunda… Tek başına şehirde… Tek başına hayatta… Kadın yalnız kalmış sofrada. Kadın yalnız kalmış şişede. Kadın yalnız kalmış rakı bardağında. Derin bir nefes daha, zehirli ve acılı. Bir sigara daha… Düşünmekte…
Yalnız kadın, yalnızlıktan nem tutmuş vücuduna kendi sarılır. Balkonundan şehre, hayata bakar. Kentin o ışıklı, yabancıl yanını görmektedir. Kendini görmektedir, boş sokaklarda, ışığı yanan pencereleri kapalı evlerde, balkonlardaki insanlarda. Şehirdeki tüm kadınların acılarını, hüzünlerini bu gece tek başına üstlenmiştir, Ünzile. Acılarına, yalnızlığına, yaşayamadığı, yaşatmadıklarını düşündüğü kadınlığına hınçlanıp, erkeklere küfreder. Suçlu bulmanın rahatlatıcı huzuruyla bir dikişte içer rakısını. Bu zamana kadar gördüğü, ağlayan erkekleri getirir gözünün önüne. Nefret ettiklerini, sevdiği adamları, babasını düşünür. Babası içini acıtır. Dayanamaz onun ağlamasına. Oysa zamanında ne çok canını yakmak istemişti babasının. Ne çok ağlatmak istemişti. Babasına inat evlenmişti Rıfat’la. Babasına inat başka şehre yerleşmişti. Babasına inat giyerdi o mini etekleri. Babasına inat koyu rujlar sürerdi. Babasına inat çocuğuna Rıfat’ın babasının ismini vermişti.
Aslına bakarsanız Ünzile’nin ne çok inadı vardı. Babasına, annesine, kocasına, hayata, geleneklere, tabulara… İnat onun adı, kendisi, kadınlığıydı. Başka türlü baş edemeyeceğini düşünerek hayatla, inatla direnmişti hayata Ünzile. Belki adına yazılmış o şarkının verdiği hüzün yüzünden. Orta yaşlarda, eğitimli, kendi ayakları üzerine duran modern dedikleri o kadınlardan olsa da Ünzile, parayla satılan, çocuk yaşta anne olan Ünzile’lere duyduğu sahiplenme hissinden direniyordu belki de hayata. Önceden sezinlemiş gibi Ünzile’lere yazılan o sözleri.
Ünzile içkinin de etkisiyle geçen gece olanlardan utanıyordu. Eski okul arkadaşlarıyla çıktığı o yemekte, Sezen Aksu’nun ‘Ünzile’ şarkısını ilk duyduğu anda hüngür hüngür ağlamasından utanıyordu. Oysa ki şarkıdaki Ünzile’nin hayatıyla, bu modern kadının, bu şehir kadının hayatlarının hiçbir benzerliği yoktu. Ama Ünzile ağladı işte. Sanki kendisi için söylenmiş gibi tüm sözler. Sadece bir isim benzerliği olmasına rağmen, Ünzile kendi hayatı gibi benimsedi şarkının anlattıklarını. Şimdi balkonunda yalnız başına içen bu şehir kadını, kendi hikâyesiymiş gibi şarkıyı defalarca dinleyip hüzünlendi. Ünzile’lerin, tüm kadınların acısını sırtlanarak!
Az çok okumuş her şehir kadını gibi, o da karşı geliyordu törelere, satılan çocuklara, zorla evlendirilmelere. Ama Ünzile’nin karşı gelişi farklıydı. Onun ruhu inatlaşmayla, direnmeyle var olduğundan, ruhunda hissediyordu Ünzile’lerin acısını. Kendini onlardan sayıyor. Onlar için, aslında kendi için ağlıyordu. Utanmasına rağmen ağlamasını durduramadığı o geceden beri şarkı, Ünzile’nin hayatının metaforu olmuştu. Öyle benimsemişti ki, asla mutlu olamayacağını, şarkının onun kaderini çizdiğini düşünüyordu. Belki yıllarca yalnız kalmasından, belki hep direndiğinden, hep direnmenin verdiği yorgunluktan, belki de kadınların hep ezildiğini düşündüğünden… Kim bilir belki de erken yaşta dul kalmanın baskısından…
Ne çok inadı vardı, Ünzile’nin. Belki de bu inadından yalnız kalmıştı. Kocasını sevmemesine rağmen evlenmişti. Sevmediği adamı mutlu edememişti. Mutlu olamadığından mıdır nedir, erken göçmüştü Rıfat. Ünzile’yi daha mutsuz daha yalnız bırakarak. Ünzile yalnızlıkla bile inatlaşıyordu. İnadına evlenmiyordu. İş hayatında yaşadığı tacizlere karşı gelmişti. Sadece kendine değil, başka kadınlara yapılan haksızlıklara da karşı gelmişti. Karşı gelişinden dolayı defalarca kovulmuştu. İnadına devam ediyordu susmamaya. Etrafındaki herkes onu sürekli kavga eden, hır çıkaran inatçı bir kadın olarak görüyordu. Bu yüzden ona yakınlaşmaktan çekinirlerdi, onun kızacağı bir şey yapmaktan ölesiye korkarlardı. Bu yüzden onu sevemezlerdi. Bu yüzden ona sahte bir saygı duyarlardı. Bu yüzden kimse onun içini göremezdi, bilemezdi.
Oysa Ünzile bu şehirde sevilmeye en çok ihtiyacı olan kadındı. Birinin onu yalnızlığından çıkarması gerekiyordu. Evet, inatlaşacaktı Ünzile. Yalnızlığına sarılacaktı. Ama karşıdaki de inatlaşmalıydı. Bir inatçı bir inatçıya inanabilirdi ancak. Ama Ünzile için inatlaşan biri hiç olmadı. Güzel bir kadın olmasına rağmen, bu yüzden yalnız kaldı. Kişiliğinin insanlarda bıraktığı çirkin ize inat çok güzel bir kadındı Ünzile. İnadından sevdiği adama kavuşamamış, inadından sevmediği adamla evlenmiş, sevilmeye olan ihtiyacını inadından yok saymış Ünzile, kadehleri ardı ardına devirmesine rağmen sarhoşlukla inatlaşıyordu. Erken saatte kalkıp işe gidecek biri için geç olmuştu saat. Zamanla da, bastıran uykuyla da inatlaşmak… Ve sonunda inadını kıracak olan yağmur… Ünzile’yi değiştirecek olan yağmur…
Ona inat yağmur bütün hızıyla yağıyordu. Ünzile sırılsıklam, sarhoş, yalnız, mutsuz bir şekilde bağıra bağıra şarkıyı söylüyordu. Tesadüf ya bu, şarkıda bile geçiyor yağmur.
— Yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor, dayaktan uslanalı, hiçbir şey sormuyor.
Uslanmayan şehirli Ünzile bağıra bağıra şarkıyı söylediği o geceden sonra hiç aynı olmadı. Yine inatlaştı ama kendiyle değil. Yine yalnızdı ama kendisiyle dolduruyordu yalnızlığını. Yine balkonunda içmeye devam etti ama sarhoşlukla inatlaşmadan. Yine hüzünlendi ama hiç o gece kadar değil.
Günün birinde sevmeye, sevilmeye karar verdi Ünzile. İşte şimdilerde beklemekte… Sevilmeyi, sevmeyi… Şimdilerde o yüzden tekrar tekrar çalıyor ‘Ünzile’ parçası. Ünzile artık yalnız kalmak istemiyor. Ünzile artık tüm kadınlara değil, kendi kadınlığına sahip çıkmak istiyor.

posted by Özlem in Öykü and have No Comments

REHBERDEN SİLİNENLER

Odaya kahverengi hâkimdi. Odaya solmuş bir sonbahar hâkimdi. Eylüle az vardı. Beni kahverengi bir odaya koydular. Önümde bir telefon rehberi… Kafamdan adlar yaratıp, numaralar ekliyordum sonuna. Küçücük zihnimin, büyücek hayal gücümün isimleri ve aranılacak telefonları… Bir kahverengi can sıkıntısı içinde dostlar ediniyordum kendimce. Tatilin sonu, yazın sonu, bir kadının sonuydu. Hepsinden uzak tutmak istedi beni büyüklerim, büyük düşünüşleriyle. Küçük bir kıza ölümün fazla geleceğini anladılar da, sıkıntının orta yerine her şeyden habersiz ve düşlerle bıraktılar. Başıma da bir komşu teyze koydular, göz kulak olsun diye. Pek hatırlamıyorum ya, teyzenin göz kulak olacak hali yoktu. Gün boyunca camdan dışarıya bakmıştı. Belli ki o kadının ölümünden etkilenmişti. Sıra bende diyordu belki de.
O kadın ise, babamın halasıydı. Birden bire çıkan bir hastalık ve son! Telefon rehberinden bir isim silinmişti. Bense yeni isimler ekliyordum. Gidenlerin farkında değildim. Geceye varıyordu sıkıcı oda. Komşu teyze telefonun fişini çıkartıp, bana vermişti. Hayali insanların hayali numaralarını arayıp eğleniyordum. Derken geceye geldi amcam. Yaka paça dağılmış. Kırmızı ve asık bir suratla komşu teyzeme gidebileceğini söyledi. Amcamın halini gören teyze kalayım isterseniz dedi. Yanıt gelmeyince, uyuyup kalırsınız belki, çocuk yalnız kalmasın diye ekledi. Amcam, yorduk sizi yeterince, uyumam ben dedi ve teyzeyi gönderdi. Hatırlıyorum da, teyze kapıdan çıkarken homurdanıyordu.
—Ölüye terbiyesizlik yahu bunun yaptığı. Halanın kemikleri sızlıyordur yattığı yerde!
İşte o zaman anladım beni neden kahverengiye boğduklarını, neden yalnız bıraktıklarını. Aklıma dedem gelmişti. Dedemin ölüme gözlerini ilk açışını ben görmüştüm.
“Babam küllük istemişti. Mutfaktan almaya gittim, banyonun önünden geçerken durdum. Önce anlamadım dedem neden yerde yatıyordu? Neden tavana bakıyordu? Fısıltıyla ona her zaman seslendiğim gibi seslendim.
—Hey fötrlü dedecim! Kumaş kesip biçelim mi?
Ses yoktu. Yanına gittim kucağında duran eline dokundum. Eli düşüverdi yere. Küllüğü düşürüverdim yere. Babamın beni hemen kucağına alıp oturma odasına götürdüğünü hatırlıyorum. Kahverengi sıkıcılığındaki odaya bırakıp koşmuştu banyoya.”

Halamın ölümünü görmemiştim. Hatta ölümünden bile haberim yoktu. Ölümle ilk karşılaşmamdaki tepkim aileyi tedirgin etmiş olmalıydı ki sakladılar benden. Amcam geldi ben o kahverengi sıkıcılıkta halamın ölümünü duyduğum anda. Gülümsedi, sarıldı. Anason kokuyordu. Çocuk gözlerimden hüznü okumuş olmalı ki gözleri doldu. Sonra konuyu değiştirmek istedi. Gün boyunca ne yaptığımı sordu. Telefon rehberini gösterdim bir de gazete de gördüğüm yunus parkını. Seni götüreyim mi dedi, yanaklarımdan öperek. Rakılı öpücüklere bulandı yüzüm. Dedemin öpmesi gibiydi öpüşü. Rakılı, kokulu öpücükler… Sonra bana söz verdi. Seni o yunus parkına götüreceğim hafta sonu. O gece heyecandan uyuyamamıştım. O gece amcam acıdan uyuyamamıştı.
Aradan onca yıl geçti. Aradan bir ölüm daha geçti. Ben hala yunus parkına gidemedim. Ben hala o gece ki heyecanımı içimde tutuyorum. Amcam sözünü tutacak diye…
“Yaz tatiliydi, babama İstanbul’a gitmek istediğimi söylemiştim. Bir akşam annem mutfağa çağırdı beni. Sigarasını yakıp karşısına oturttu.
_İstanbul’a gitmeden önce bil istedim, geçen ay aslında biz tarla davası için gitmemiştik kızım. Sınavların olduğu için söylemek istemedik ama… Amcan hastaydı, biliyorsun!
-…

Hiç bir şey demeden odama gidip yazmaya başladım. Onca satırdan bir tek şunu hatırlıyorum: hani bana söz vermiştin! Yapacağımız çok şey vardı. Rakılı öpücükleri vardı yanaklarıma konduracağı. Anasonlu tutulmayacak sözleri vardı. Acaba o da bir banyoda mı öldü?
Bu gece bir yalnızlık masasında sıkıcı bir kahverengilikte anasonlu geçmişi yâd ettim. Dedem anason kokardı ve rakıdan öldü. Amcamın rakılı öpücükleri vardı ve rakıdan öldü. Meğer kalp dayanmazmış bu güzel illete! Sızım sızım içini kanatırmış. Şimdi ben, geçmişi yâd ederken rakı içmesem olmazdı. Anlayacağınız anasonlu bir gece daha! Öpücüksüz, sözsüz…
Sözlerimi de öpücüklerimi de göğe savurdum. Anasonlu ölümlere kadehim! Daha kesilip biçilecek kumaşlarım var. Daha telefon rehberine eklenecek isimlerim var. Daha yunusları görmedim. Daha çok anasonlu sözler vereceğim ve tutmayacağım. Şerefe! Rehberden silinenlere!

posted by Özlem in Müzik, Öykü and have No Comments

Gerry Mulligan’la güzel akşamüstleri dilerim


Yoğun geçen bir haftayı düşünün. Nefes almaya vaktinizin bile olmadığı bir haftadan sonra nihayet boş zamanınız var. Hem de tüm bir gün! Öncelikle tüm zorunluluklar üzerinizden kalktığı için boşluk hissedeceksiniz. Sürekli sizi geren bir şeyler yapmalıyım hissini bastırmak zorundasınız.
Bir film izlemek, kitap okumak, sevdiğiniz bir konu hakkında araştırma yapmak, arkadaşlarla görüşmek bile bu duygunuzu bastıramadıysa size bir tavsiyem var. Aslına bakarsanız tüm bunları yapmadan önce tavsiyemi dinleyin: bir Gerry Mulligan parçası dinleyin. Hele ki alto üstadı Johnny Hodges ile beraber hazırladıkları bir parçayı.
Ne yapacağımı bilmez bir halde internette dolaşırken bir caz bloguna rastladım. Blogu hazırlayan arkadaşa teşekkür etmeliyim. Gerçekten güzel bir kaynak! Ve Gerry Mulligan’ın parçalarına kavuştum sayesinde. Jazz severlerin mutlaka uğraması gereken bir site!
(http://caziyasaticaz.blogspot.com/search/label/Gerry%20Mulligan)
Bu adresten o güzel arşive ulaşabilirsiniz. Tavsiyem Gerry Mulligan’dan başlamanız. Güzel bir akşamüstü için… şimdi birkaç doz Mulligan aldığınıza göre, planlarınıza devam edebilirsiniz.

posted by Özlem in Jazz and have No Comments

Curse of the Golden Flower

Curse of the Golden Flower

zaten muhteşem bir aktris olarak kabul ettiğim li gong’un da dahil olması ile beni benden almış uzak doğu yapımı savaş ve entrika filmi.
teknik bilgi vermeyeceğim, canı çekenin bu adrese taksi tutması yeterlidir.

film, zaman zaman sıkıcı olsa da, kendini izletmesini biliyor. filmdeki herkesin birbirine arkadan bişeyler sokması, sokmaya çalışması ise ayrı bir muamma. herkes mi birbirini düdükler arkadaş ?

————spoiler—————
film sonunu hiç beğenmedim, sonu derken, sonuna doğru gelişen olayları değil en son sahnede baglanması gereken yerden bahsediyorum. noldu şimdi bu hanedan? erkek evlatsız kaldı, bunlar bidaha mı çocuk yapacaklar ? herneyse, biz alacağımız keyifli yerlere bakalım.. (tam bu cümleyi yazarken yerde dövülen küçük veledin de dayaktan öldüğü ihtimalindeyim, aklınızda olsun)

en küçük veledin bir anda sevmiyorsunuz beni tribinde abisini öldürmesi çok hoştu. ben de sevmem öyle ensest ilişki, adam bacısına o gözle bakar mı ? zaten ben de pek sevmem, ben de olsam aynını yapardım. tebrik ediyorum.

ayrıca değinmek istediğim bir konu var ki, bu uzakdoğu filmlerinde avluya alınan topluluğun oklarla öldürülme gibi bir fantezi var sanırım, daha önce bir çok kez bu sahneyi izlemiştim, ilginç gelmedi. ilginç tarafı katliamdan hemen sonra ortalığın tekrar eski haline getirilmiş olunması.

imparatorun kendinden emin hareketlerinden böyle bir son olacağı zaten belliydi, ama yine de nasil baglayacaklarını merak etmiyor değil insan.

iran’dan getirilen o zehir ise bir kimyacı olarak çok dikkatimi çekti, biz de kullansak mı ki başımızdaki siyasetçilere ne ?
————spoiler—————

eski bir film kendileri, izleseniz de olur izlemesiniz de, ben vurdulu kırdılı kanlı revanlı film severim, bayılırım diyorsanız da kaçırmayın..

ben niye izledim?
li gong’um yeter..

sevgili ile izlenebilir : +
sinemada izlenebilir : ~
aile ortamında izlenir : +
arkadaş ortamında izlenir : +++
evde tek başına izlenebilir : +++

posted by olci in Sinema and have Comment (1)

alice harikalar diyarında..

Dışarı çıktığımda havanın bu kadar güzel olmasına sinirlenmiştim. Sınav zamanı, insanın havanın etkilerine kapılmaması gerekiyor. Kemik çerçeveli gözlüklerimi takıp, suratım asık bir şekilde ilerliyordum. Aklımda sınavına gireceğim dersin konuları… Otobüse binebilmek için durağa kadar yürüdüm. Mp3çalardan hot hot heat-middle of nowhere dinliyordum. Tam önümden küçük bir kız geçti. Bir an duraksadım.
Küçük kırmızı elbisesi dizlerinin üzerindeydi. Elbisesi kurdeleyle bezeliydi. Kırmızı elbisesinin altına kırmızı converseler giymişti. Beyaz muzlu çoraplarında kırmızı kalpler vardı. Saçlarını salmış, kırmızı bir taç takmıştı. Olsa olsa altı yaşındaydı. Gülümseyerek ilerliyordu. Ellerinin arasında dünyanın en önemli şeyini taşır gibiydi. Küçük elleriyle sımsıkı sardığı şeyi bir süre göremedim. Önüme geldiğinde ister istemez durup baktım. Ellerinin arasındaki, o dünyanın en önemli her şeyden korumak istermişçesine sımsıkı sardığı şeyi gördüm. Yavru bir tavşandı. Minik kırmızı gözleri ve bulunduğu avuçların sıcaklığında huzurdan rahatlamış küçük bedeniyle öylece duruyordu. Korkmadığı, o ellerden kurtulmak istemediği belliydi.
Bir an için kendimi Alice harikalar diyarında hissettim. Küçük kız, tavşan yavrusu, güneşli hava… Şimdi bunda bu kadar şaşırılacak ne var diyorsunuz biliyorum. Tüm o griliğin, beton yapıların ve simsiyah giyinmiş ruhu da kararmış bir benin yanına bu sahneyi getirin. Oldukça bir araya gelemeyecek sahneler dimi! Kızın gözlerinde gördüğüm mutluluk ise, ne zamandır tatmadığım bir mutluluk. Sevgi ve sahiplenmeyle tüm dünyaya karşı gelmenin gururu ve birde sevdiği şeyle olmanın mutluluğu! Kıskanmamak elde değil.
Gülümsedim ve ilerledim. Ama o andan sonra günüm olabileceğinden daha farklı geçti. Sınav öncesi Hitlerden, işkencelerden, sosyalizasyondan bahseden arkadaş grubuma katıldım. Suratımda bir gülümsemeyle dinliyordum. Tamam, kabul ediyorum. Dinlemiyordum. Sınavmış, dersmiş, Hitlermiş umurumda değildi. Yorgun ve ders çalışmaktan zombileşmiş arkadaşlarım güzel ve enerjik göründüğümü söylediler. Solgun yüzlerine bakınca bende anladım. Hayat enerjimizi yok eden tüm şartlara rağmen o küçük kız bana mutluluk vermişti. Yüzüme yansımış olmalı.
Kötü geçen sınavım bile bunu değiştiremedi. Sabahtan beri o küçük kızı ve çocukluğumu düşünüyorum. Üzerimde bir polyanna etkisi ve hala aynı şarkıyı dinliyorum.

posted by Özlem in Curcuna, Diğerleri, Günlük, Öykü and have Comments (2)